
Gün geceye kavuştuğunda, yaşamın anı defterine ne karalayacağınızı hiç düşündünüz mü?
Oysa yaşam siz yazmasanız da yazar ve her gün üst üste ekler yaşadıklarınızı.
Bugün kendi semalarında hangi uçurtmayı uçurdun, yüreğine hangi yatırımı yaptın, gelecekten ne bekliyor bugünkü adımların.
Ne kadar kendin oldun bugün ve farkın nedir türdaşlarından?
Yaşamlarımız ne kadar da birbirine benziyor değil mi?
Gülüşlerimiz, sevişlerimiz, hüzünlerimiz hepsi aynı renk. Başka renkler yokmuş gibi yaşamda hepimiz aynı rengin küçük farklarla farklı tonları olmuşuz bilmeden.
Yaşamak ama aslında yaşamayı başaramamak.
Kapana sıkılmış, kaçamamış, mahkum olmuş, yenilmiş yaşamlar
Alıntı yazgılar, çalıntı kabuslar, benzer ruhlar birbiri ile savaşıyor biri diğerinin üzerine basıp geçiyor bir diğeri de onunkine....
Bir fabrikanın ortak ürünü insanlık, aynılaşan sesler, aynılaşan tarzlar, ortak hedefler, kopyalanan yaklaşımlar…
Birbirinin aynı gönüllerin benzer mekanları, aynı giysileri, ortak hüzünleri… Bütün yüzler çalıntı herkes birbirinin aynı.
Herkes ötekinin gönül hırsızı, çalan çalana....
Aynı karanlığın ortak yanlızlığında buz parçası gibi andan ana eriyen kalplerimiz ve çalıntı ruhlarımız ve yüzlerimizdeki maskelerle saklanmış yaşıyoruz bilinmeyen sonlarda... Gerçeklikten kopuk “mükemmel bir insan olma rüyası”nın içinde, bir örnek talihsiz ve doğal seyrinden uzaklaşan yaşamlar.
Farklı olanın yadırganacak bilincinin korkusuyla eriyerek başka kişiliklerde var olan insanlar.
Birey olmayı ve farklılıklarımızla var olmayı başarmak, gelişimin ve değişimin yadırgandığı, benzerliklerin övgülendiği toplumlarda ne kadar da imkansızdır!... Aykırı bir cümle kurmak, bilindik yargıların hüküm sürdüğü bir toplulukta cesaret olarak algılanır.
Kişi benzer tepkiler vererek sürüye bağlı kalmalı ve oradaki yerini garantilemeli.
Hemfikirlerin kontrolünde olunan bir saha her zaman çok daha kolay ve rahat bir yaşamın konforu demektir. Farklılığın yadırgandığı ve dışlandığı bir ortamda kendin olma çabası nafile nefes almaktan farksızdır.
Her farklı ve özgün yaklaşımın şiddetle “hayır” landıgı ortamlarda kendi toprağında yeşermek neredeyse imkansızdır.
Bunu fark eden insanların kendilerine yeni yollar bulmak yerine yörüngede kalmanın o zahmetsiz huzuruyla uydu olmayı kabulleniyor. Gelişme ve değişme ortak olana uyum sağlamakla eşdeğer görülüyor.
Kolaya, kolay ulaşma arzusu zihinlere blokaj koyarak zihni ve yüreği gelişmekten alıkoyuyor.
Toplum tarafından onaylanma ve kabullenilme iç güdüşü insanlarda kendine özgü özellikleri yitirmesine neden oluyor.
Doğuştan milyonlarca farklılıkla dünyaya gelen insanların geliştikçe ortak güzellik ve fikir paydaşlığında buluşması insanoğlunun yaradılışımıza büyük bir ihanettir.
Bu ihaneti fark eden cesur yürekler “hiçin hep” ettiği bir yolculuğa çıkmayı göze alabilir. Tıkır tıkır işleyen bir düzende çarkların arasında ezilmek elbette zor ve acılı olacaktır ama imansız değildir.
Zihnimizde normalleşmiş ortak düşüncelerin farkına varmak ve bu değişimi başlatmak insan olmanın doğasında mevcuttur.
Birbirimizin üzerine kopyalayıp, kolayca yapıştırdığımız düşüncelerimizin farkına vararak başlayabiliriz değişime.
Kendi bedeninin topraklarında ruhun bayraklarını göklere çekip özerkliğini haykırabilir düşünceler. Doğamızda var olan keşfetme ve öğrenme ihtiyacını ancak böyle besleyerek büyütebilir ve korku duvarlarında özgürlük şarkıları mırıldanabiliriz.
Gözlerimizin önüne her an getirilen, her an damla damla kanıksatılan yaşamlar bizim değil. Bizim olan her sabah yeni günün ilk soluğuyla satır satır, adım adım yazdığımız, kimi zaman anlaşılır kimi zaman içinden çıkılmaz öykülerdir.
Her insan zamana kendi öyküsünü teslim etmek ve ona küçük de olsa bir iz bırakmak ister.
Her yaşam kendi kutsallığında benzersiz kıymetlerle doludur.
Unutmamak gerekir ki sonlu yaşamalarımızda bir gün son durakta yolculuğu düşündüğümüzde elinizde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler olmasın.